5 Ekim 2008 Pazar

Muhteşem Manga Keşfi!

Bunu söylemem için çok erken ama dayanamıyor ve de söylüyorum; Hourou Musuko! Manganın adı bu, genre olarak ise gender bender diyebiliriz ancak genel olarak akla gelen tatta değil. Genellikle gender bender'larda ya kızımız oğlana aşıktır okula çaktırmadan gelir ya da oğlanın kimliğini saklaması lazımdır falandır ve de filandır. Bu sefer olay biraz daha Ma Vie en Rose tandanslı. Başroldeki oğlumuz Nitori-kun daha 5. sınıftadır falan ama durumlar daha ilk chapter'dan belli olmaya başlar. Bir de kendisinin yeni okul + sınıfında edindiği ilk ve de çok yakın arkadaşı Takatsuki-kun vardır ki kendisi bir kız olmasına rağmen yakışıklı bir erkeğe daha çok benzemektedir. Tabii olay "Erkeksi lezbiyen ve feminen gay" basitliğinde değil ki o kadar "cinsel" bir durum da yok mangada. Olaylar çocuk tatlılığında ilerliyor ve çizimler de o çovuk tatlılığını ifade etmekte çok başarılı.
Bu noktada belirtmeden geçemeyeceğim, 3. chapter'ın adı "Oscar and Andre" ^__________^ Neden olduğunu okursanız anlarsınız, "Oscar ve Andre ne lan?" diyenleri ise şöyle alıyoruz; http://en.wikipedia.org/wiki/Rose_of_versailles
Kendimi tutamaz; "Oscar-samaaaaaaaaa!" diye Japon genç kız modunda bağırırım, öhöm...
Son zamanlarda okuduğum mangaların shoujo miktarının son chapterlarda artması ile elimi ayağımı bir kez daha shoujo'dan uzak yerlerde muhafaza eden biri olarak şiddetle tavsiye ederim (hoş bir tanesi twisted'dı böyle kız 27 yaşındaki üvey babasına aşık oluyor, anne 3 yıl önce ölmüş falan filan, kız da 16 yaşında ama işte feci kız tripleri yapıyor, çekilecek gibi değil, öhöm neyse...).
Oh az önce de şahane bir shonen-ai buldum sanırım, bir de site keşfettim, çok bereketli bir gün oldu.. Bendeniz 3. chapter'a devam edeyim şimdilik, mangayı merak edenleri ise aşağıdaki linke yönlendiriyorum ^^ ;
http://www.onemanga.com/Hourou_Musuko/

1 Ekim 2008 Çarşamba

10 Things I Hate About You ;_;

Kafamı tam mangadan kaldırıp geometriye daldırmışken 10 Things I Hate About You'yu (the best romantic teen comedy evah! ) veren Cine 5'e küfür mü edilir yoksa "Ay canııım ;_____;" diye boynuna mı atlanır karar veremedim...
Ay dublaj da tam kıvamında, ancak bu kadar dandik olurdu. Hele Joseph Gordon Levitt, Heath Ledger ve Julia Stiles'ın babasının sesi ;_;
Cidden, Heath Ledger ölmedi değil mi?...

"Oh that is so cliché!"

Geometrinin getirdiği baş ağrısından kurtulmak namına en güzel yol olarak shoujo manga okumayı seçmiş bana neden bunu yapmak?
Başa sarıyorum, en başa; shoujo manga, her ne kadar dandik falan da olsa, entrikalarıyla insanı boğazlasa falan da sevdiğim bir tür, jönleşilmediği sürece tabii. Zaten ana oğlumuz jönse baştan kaybediyor manga ancak eğer ki ana karakterlerden biri ezik, travmalı falansa ya da -ki favorim sanırım bu- asi gençlik/kötü çocuk triplerinde ise tamamdır, manga onayımı alır anında okurum yehu derim falan.
*Spoiler* : 3 - 4 gün önce de şans eseri yıllaaaaaar (maksimum 1,5 sene başka bir deyişle) önce kocaman bir resmini bulup "Aman da aman ne şahane çizimmiş, yerim ben bunu!" dediğim ama adını almaya tenezzül bile etmeyip "Yaaa yarın bakarım adına sonra araştırırım yeaaa" dediğim bir mangayı buldum. Pezevenk kötü çocuğumuz ve de kendi halinde kızımız ki bu kız da jön basketbolcuya aşık falan fa filan. İşler komik ve güzel başladı falan, şu anda da 4. volume'de falanım sanırım. Ama işler iyi başlamış olmasına rağmen nedense her shoujo mangada olduğu gibi aynı geyikler dönmeye başladı ki delirtiyor tam anlamıyla. Her chapter'a olayları bozacak yeni karakter mi istersiniz, oğlanı evlendirmeye çalışan kötü kalpli babaanne mi istersiniz, oğlan yanına oturmadı diye "Ah sanırım o bana benim ona baktığım gözle bakmıyor, o zaman ühü..." diye ağlamaya başlayan kız mı istersiniz -ki belirteyim çocuk iki chapter önce kıza daldı falan- artık "mükemmel" bir shoujo oluşturmak için gereken her şey var.
*Spoiler biter*

Shoujo'nun Klişeleşmesini engellemek için;

- Karakter hoşlandığı kızın başka biriyle öpüştüğünü gördüğünde (aynısı kız için de geçerli) krize girip, çaktırmamaya çalışıp, gözleri sulanıp sinirli gülümsemesini takınarak kaçmaya çalışmasın. Araya katılıp katılamayacağını sorsun, cevap "Hayır..." olursa "Haksızlık!" diye bağırsın ve somurtarak sırasını beklesin -tabii ki olay mahalinde-

- Asi çocuk motora binmek dışında bir spor ile uğraşmasın! Basketbolmuş, koşuymuş falan yalan bunlar. Hele ki içinde top bulunduran sponlardan özenle kaçınsın, en fazla tenise izin veriyoruz. Top barındırmayan sporlardan da yüzme ilk tercihimiz. Onun dışında yok spor mpor size, dağılın!...

- Tanımadığı kızlar çocuğun boynuna "Oh X sonunda senle görüşebildik!" falan gibi bir replikle atlamasın, zira ilk defa tanıştığınız insanların boynuna ağlayarak atlamazsınız. Tabii hiç görmediğiniz anneniz/babanız/kardeşiniz falan değilse ki manga içinde böyle bir durum varsa baştan kaybettiniz...

- Asi çocuk kızı taşımak zorunda kalmasın, gerekirse tekmeleyip uyandırsın. Kızlar asi çocukların üstüne düşmesin. Oğlanlar asi çocukların üstüne düşebilir ama, tercihen çok kıyafetleri yokken ama her şekli kabül.

- Kız her öpüşmeden sonra "ilişki"den şüphe etmesin. oğlan da kırk yılın başı öpmesin, madem bir kere daldın o zaman istikrarı koru. Ya da kızı terk et ve en yakın arkadaşın olan çocukla takıl...evet...

- Kız, biliyoruz küpe, deri, asi - umursamaz tavırlar falan şahane. Evet siyah saç da pek bir karşı konulmaz öte yandan sen de bir değişiklik yap ve asi çocuğun ablasını falan götür. Ya da jön çocuğun ablasını götür, ya da kız kardeşlerini. Ya da daha iyisi, "rakibin" olan kızla neden rakip olasınız, birlikte takılın, yehu, problem solved!


Şimdilik budur, bunu Japoncaya çevirip Japonya'ya gönderdiğim zaman haber veririm..evet..

P.S: Monkey Island oynayan?
P.S2: Neden kimse Björk'ün kuğu elbisesini sevmez, ben seviyorum ._. !

26 Eylül 2008 Cuma

Bir Filmekimi Faciası Daha

Filmekimi ile aramda oldukça garip bir ilişki var... Kendileri görmeyi gerçekten çok istediğim filmleri getirirler her sene. Hem de gerçekten çok istediğim filmleri (bkz. Une Vieille Maitresse , Persepolis etc.) ancak İKSV'nin azizliği midir nedir bilemeyeceğim, her sene de o çok istediğim filmlere bilet bulamam ben (yukardaki bkz.'ları tekrar buraya yerleştirin). Gittiğim filmler de boktan çıkar mesela (bkz. Time - Kim-ki Duk)... Sonra o çok görmek istediğim filmleri başka şekillerde elde ederim, bayılırım ederim falan filan...
Bu senenin ise tek bir farkı vardı. Daha önce de bahsettim ÖSS falan diye.. İşte o üç büyük harf yüzünden bu sene sadece bir filme gitmek istemiştim arkadaşlarımla ki gelmesini şiddetle beklediğim 3 - 4 film vardı toplamda ama zaman uygunsuzluklarını da hesaba katıp çok çok çok görmek istediğim Blindness'da karar kıldım. Tabii Gael Garcia Bernal ve de Yusuke Iseya adlarını duyunca benle gelecek insanları da ikna etmek gayet rahat oldu falan filan... Neyse özetle dün ( = biletlerin satışa çıktığı gün) üşenmedim sıraya girdim, 20 dk falan bekledim, arkamda sırada olan öküz ötesi heriflerin muhabbetine mağruz kaldım ("The front is boobs the back is ass!" diye anlatıyorlardı yabancı arkadaşlarına), dünyanın en iğrenç kızlarından biriyle çıktığı okulda kendisiyle yiyişirken ortaya çıkan yakın arkadaşıma rastlayıp sesimi çıkartmadım falan bu kadar da mutlu bir insandım. Sıra bana gelince ne oldu? Doğru tahmin; yer kalmamıştııııı!!! Salonun 200 kişiyi alabileceğini farz edersek ilk günden 200 bilet de satılmıştı! Yehu! Ne şahane değil mi? Ben ne yaptım peki? Biletix amcasına "Ööö... peki..." dedim ve kendimi Kadıköy'e atıp etütlerim başlamadan önce test çözdüm. "Bilet ister misin bak alacağım" falan gibi soruları sorduğum arkadaşlarımın bir kısmı da cevap vermeye bile tenezzül etmedi üstelik...
Olay Filmekimi değil aslında, nasıl olsa festivaldeki filmler biraz geç de olsa geliyor. Çok tutulmuşlarsa hemen geliyorlar (Kim-ki Duk'un Rüya'sı mesela eminim anında vizyona girer, aynı şekilde Miyazaki'nin son animasyonu da...) ama zaten sosyal aktivitelere falan çok bulaştığım yok, arkadaşlarımın yüzünü görememek bir kenara konuşamıyorum bile, bir tane filme gitmek istiyordum işte o da yalan oldu...
Bu sene artık festivallerde falan tek filme gidebileceğimden Lale Kart almayacağım ama seneye bırakın kardı, gönüllü olacağım her boka. Bu ne ya, o 200 kişi arasında eminim sinema konusunda benden daha az bilgili ve daha az keyif alan tipler vardır (bkz. "Sevgiliiim ben Filmekimi'ne gideceğiiim sen de gelsene birlikte gideriz?..." "Eh peki olur hayatım, ne filmi?"..) ama işte... Fazla sızlanıyorum ben, evet evet, neyse en olmadı DVD'den izlerim hepsini bir boş zamanımda hem daha mayısta Depeche Mode konseri var...

21 Eylül 2008 Pazar

Kim Neyi Abartıyor?!

Öyle "Hmm içinde bulunduğumuz toplumda gelişen olaylar..." modunda takılmak istemiyorum ama son birkaç gün içersinde fazla delirtici olaya rastladım.

19.09.2008

Çeşitli nedenler yüzünden Fox Tv açık, saat 22:00 haberlerinin özetini geçiyorlar. Başlık şu: "DTP bu sefer abarttı! Dertleri kapatılmak mı? DTP Şırnak'ta bir okulun önüne sıralar koyup çocuklara Kürtçe öğretmeye çalıştı!" ... EEEEEEEEeeeeeeEEEEE????? Hatta dayanamayıp en kocamanından bir "SO WHAT?!" Geri zekalı Fox TV zihniyetine mi sıçayım, Kürtçe'nin hala tabu olmasına mı sıçayım bu ülke dahilinde, hedef gösterilsin saldıracağım valla ki saldırıyorum da! Ne demek ya, dilimi, ana dilim olması gerekirken kabul görmeyen dilimi bir sonraki nesle, çocuklarıma aktarmamdan size ne lan? Sokakta da öğretirim evde de öğretirim! Abartmışlarmışmış, ben hemen sşze abartma örneklerini vereyim bakınız abartma nasıl oluyormuş...

20.09.2008

Bir kez daha haberler, sanırım bu sefer de şans eseri Star, durum şu, Kayseri ya da Konya'da -cahilliğimi bağışlayın hangisi hatırlamıyorum sinirden- çekilecek bir belgesel için Bizans Dönemi olduğunu göstermek için asılan haçlı bayrakları gören halk deliriyor ve bağırıyorlar: "Gericiysek gericiyiiiiz! Müslüman ülkede böyle şey olmaaaaz! Müslümanız biiiiiz! Haç olur mu leeeeeyn! Kaldıracağksıııınn!!! Bunu görüp de bir şey yapmayan Türk olamaaaaaz!!!"
EEEH ULAN! Kim müslüman ulan kim?! Ben değilim var mı?! Türk de değilim müslüman da değilim, sizle beni aynılaştıracak her şeyden vazgeçiyorum! Aynı olmasa bile vazgeçiyorum pislikler, sırf aynı sınır içinde yaşıyoruz diye herkesi müslüman ve Türk yapma hakkını size verenin ebesini ben...

21.09.2008

Cnbc-e, bildiğim topraklar.. Rtük adlı yandan yemiş ahlak polisinin yazısı çıkıyor: "Closer adlı dizi Türk aile yapısına uymayıp manevi değerlerimize cart curt yaptığından biz bu kanalı şu esnada özür dilemeye zorluyoruz, hohoyt!"
TÜRK AİLE YAPISI NE DEMEK BEEEE?!!! Siz beni gerçekten delirteceksiniz anlaşıldı. Tabii en ahlaklı ve en şahane ırka sahip olduğumu*z* için böyle pis gavurlar bizi bozsun istemeyiz. Yalnız yaşayan cinayet masası dedektifi falan bozar böyle şeyleer bizi, hele de "evlenmeden oluyor"sa onun için. Cık cık cık, Cnbc-e ayıp değil mi? Sen Türk değil misin? Senin ailen yok mu? Bak bizim başkana, aile yapısından en iyi anlayanlardan biri çünkü dolandırmadığı aile kalmadı zaten ülke çapında...

Zaten aile yapısıymış, ülkeymiş, dinmiş sorguladığım kavramlar, ama yani böyle de üst üste gelmez herhalde. Giderek yaşanmayacak seviyeye getiriyorlar burayı klişesini söyleyemeden geçemeyeceğim ama gerçekten öyle.

Devrim istiyorum ben, en kocamanından...

18 Eylül 2008 Perşembe

Louis Garrel + Cristophe Honoré = Yummy!


Madame de la Fayette'in La Princesse des Cleves'inin (yanılmıyorsam tabii) modernize edilmiş versiyonu olan La Belle Personne geçtiğimiz hafta bir Fransız kanalında gösterilmiş. Filmin sinemaya düşeceğini zannetmem ancak ele geçirir geçirmez izleyeceğimi söyleyebilirim zira Honoré'nin Les Chansons d'Amour'unu izlediyseniz kendisinin elindeki malzemeyi ( = Louis Garrel) full kapasitede kullandığını görmüşsünüzdür. Filmde Louis Garrel dışında yine Les Chansons d'Amour'daki breton asıllı çocuğumuz (kalın kaş, über gay, ve evet filmde başka oğlan yoktu zaten Louis'ciğim dışında) da bulunmaktadır -ki bence pek iyi değil ama ne yapalım- . En kısa zamanda filmin gelmesini diler ve izledikten sonra görüşlerimi -eğer ki filmden etkilenirsem- belirteceğimi bildirmek isterim. Son olarak filmi bilemeyeceğim ama Louis Garrel'ciğimin filmdeki halinden şimdiden etkilendim, öeah...


P.S: Fransızca'da sevdiğim geyiklerden bir tanesi de beau-belle durumu. Türkçe'deki yakışıklı - güzel aksine aynı kavramın yani güzel olma durumunun erkekler için beau kızlar için belle olarak ifade edilmesine saygım büyük. "Eh onlar da ayırıyorlar bak" demeyiniz çünkü Fransızca'da ne yazık ki her bok feminin masculin diye ayrılıyor. Siz de öğrenirken "Ya bunun başına ben la mı le mü koyacağım ne yapacağım" diye deliriyorsunuz. Ama olsun, "beau - belle", süper evet süper..

3 Eylül 2008 Çarşamba

Yanık Sarayların Primadonnası

Ya da başka bir deyişle Sevim Burak... Yakınları ilk kitabının ve davranışlarının şerefine böyle seslenirlermiş kendisine.
Bu bilgiyi bugün okuduğum bir yazıdan edindim ki kendisiyle ilgili edindiğim bir sürü bilgiden sadece biri bu. Öte yandan Sevim Burak yazısının sahibi olan kişimiz "O Türk Edebiyatı'nda hala eşi benzeri görülmemiş bir şey yaptı!" tandanslı cümleleri kullanmış bol bol ki bu noktada bir itirazım var.
Öncelikle Sevim Burak'ın hayatımdaki yerine değinmeyi uygun görüyorum. Kendisiyle lise 1'in sonunda, okul sonrası babamla buluştuğum bir günde babamın önerisi sayesinde tanışmıştım. Okuyanların bildiği üzere bu şahane hanımefendi sayfayı incik cincik doldurmaz, hatta bazen sayfada sadece birkaç harf ya da birkaç cümle olur. Dolayısıyla onun da benim de ilk kitabım olan Yanık Saraylar'ı birkaç saate bitirmiştim ve kendisine olan hayranlığım da tüm gücüyle o birkaç saatte oluştu. Nedendir bilmem ama belli bir yaşa gelmiş egzantrik bayanlara garip bir sempatim vardır ve Sevim Burak bu sevdiğim kadın modelinin en önemli temsilcisidir diyebilirim. Edebi yönüne gelirsek itirazım da bu noktada başlar. Sevim Burak Türk Edebiyatı'yla sınırlanmamalı bence. Onun yaptığını sırf Türkiye'de değil herhangi bir yerde aşabilmenin gerçekten zor olduğuna inanıyorum. Kurduğu cümleler, altında yatan anlamlar, karakterlerinin yapısı ve kaderi, hepsi o kadar kendine has ki! Çalışma yöntemi bile tamamiyle ayrı bir öyküye konu olabilir. Ki işin güzel tarafı da başkalarının "Bakın ne kadar marjinalim" demek adına kullanacağı bir yöntemi kendisine en doğal gelen yöntem olarak geliştirmiş ve marjinal bir yanını görmemiş olması. Beyin fırtınası hatta fırtına sonrası savrulmuş kelimelerden oluşturduğu öyküleri, delilik-dahilik arası kelimeleri ile Sevim Burak'ın kendisi bir karakter gibi bence ki yaşadığı hayat da bu dediklerimi destekler nitelikte.
Kısacası edebiyatı bölümlere ayırmak her ne kadar iş kolaylaştırıcı bir durum olsa da Sevim Burak gibi bir kadın için bölümler, uluslar, türler, her şeyler yıkılmalı. Yıkılması reddedilse bile zaten o çoktan yıktı, o da ayrı bir konu...

"SİZ, Baron Bahar, Hayatın dehşetini hiç düşünmüyorsunuz:
HER ŞEYİNİZ VAR
OTOMOBİLİNİZ
YATINIZ
7 CÜCELİ EVİNİZ
BONOLARINIZ
ÇOCUKLARINIZ
BENSE, ÖLÜMDEN KORKMAYACAK KADAR
YALNIZIM."
Yanık Saraylar -Yanık Saraylar sy. 25 Yapı Kredi Yayınları 2. Baskı


P.S: Hanımefendi'den bu kadar bahsettikten sonra biraz da o'nun tanrısı Kafka'ya ve umutsuz aşığı Peyami Safa'ya kendimi adamayı çok isterim. Öte yandan heba edilecek bir senem ve çözülecek sorularım var...